Saturday, September 25, 2010

Soultellers: Cold Desert



I'm on the corner waiting for a light to come on
That's when I know that you're alone
It's cold in the desert, water never sees the ground
Special unspoken without sound

Told me you love me, that I'd never die alone
Hand over your heart, let's go home
Everyone noticed, everyone has seen the signs
I've always been known to cross lines

I never ever cried when I was feeling down
I've always been scared of the sound
Jesus don't love me, no one ever carried my load
I'm too young to feel this old

Here's to you, here's to me
On to us, nobody knows
Nobody sees, nobody but me

dun gece bi ruya gordum... ertesi sabah da bosluga oylesine kings of leon yazip biseyler aramaya basladim... ne aradigimi, neden kings of leon yazdigimi bilmiyorum. bilincaltim bu sarkiyi o sabaha denk getirmemi ve bulmami istedi. soyleneni yaptim, buldum ve dinledim. ne anlamama, ne de anlatmama gerek kaldi. 



Thursday, September 16, 2010

Soultellers: No Sound But The Wind





Yazmayali baya zaman olmus deyip baslamak anlamsiz gelse de mutlaka sonu bi yerlere baglanir dusuncesiyle yazmis bulundum bi kere...

Uzun zaman oldu evi tasiyali. Artik uzaklarda yasiyor, nefes aliyor, mutlu olmaya calisiyor, gunluk rutinlerimi cesitlendirmeye cabaliyor ve hayata karsi direncimi arttirmaya gayret ediyorum. Aklim, gonlum hem burada hem orada. Boyle yasamasi zormus. Ama yaninda olan kisi herseyi bi kalemde degistirebilmene de yetebiliyormus. Evet, yetti. Artti bile! Sevdigim adamla evlendim, hep hayalini kurdugumuz yerlerin tam da zitti bi ulkeye, gelecek kaygilarimizi azaltmak icin yerlestik ve ne kadar kalacagimiz, sonrasinda nerede olacagimiz belli degil. Ama dusununce zor gelen bircok etkenin aksine beklentilerimin cok ustunde yerler, insanlar da gordum burada. Benim gibi olanlar, is icin kalanlar, sicagi sevdigi icin gelenler derken dunyanin bambaska yerlerinden bircok insanla dertlesir, eglenir oldum. Degisiklik bu anlamda iyi ama sicaga katlanabilme direncimi arttiramadigi icin de kotu geldi. Belli bi sureden cok daha uzun gelen bi zaman diliminde epey uzak kaldim herkesten... Bu kadar uzak kalinca ana fikrim de degisiverdi bir sureligine. Muzik dinleyemedim. Sadece yerel radyolarin sectikleriyle yetinmeyi denedim. Bi de Sebomun tadimlik gonderileriyle... Arada kulagima calinan bikac yeni sey de oldu ama hicbiri eskisi kadar tokezletmedi. Dinleyip gectim sadece. Krizin etkisiyle yaraticilik da sanki kesintiye ugramis gibi geldi. E boyle olunca da ya bende bi sorun var ya da endustri cokuste diyerek serit degistirir gibi frekans degistirdim. Yerel radyolara tahammulum olmadigindan genelde direksyon basinda kendi kendime gulebilmek ve buralara alismis da yillar gecmis gibi yapabilmek icin Hint muzigine odaklandim. Baya da eglendim. Arada iyi radyolar da denk geldi aslinda ama hicbiri 97.3 kadar cektirmedi bana. Ne reklam ne tanitim ne bi dj ne de baska bisey! Sadece muzik. Ama ne muzik! Sanki evimden yayin yapiliyormuscasina bisey. Uzun bir sure kimin neyin nesi oldugunu arastirsam da elle tutulur en ufak bisey bulamadim. Bulsam alnindan opecegim biri bile yok ortalikta ki tum bunlar korsan radyo olma ihtimalini de arttiriyor ama yine de o her kimse, sagolsun var olsun, beni tek celsede bunalimimdan kurtardi ve bi nevi tek serite indirdi, kendime getirdi. Yuzumdeki ifade collerde kaybolmus bedeviden, safari tripteki mutlu turiste terfi etti. Bazi bunyesel degisikliklerin yan etkisi boyle seyler yaptirabiliyor kimi zaman. Yan etkilerin guncelligi azaldikca da winampin islevi artiyor ve bilgisayarimin kalbi yeniden atmaya basliyor. Icindeki seylerin niteliginin de pek bi onemi olmuyor. Ses ve muzik yasadigini hissettirsin yeter. Ister orda ol, ister burda. Ister bi konserde en onde ol istersen evinde tek basina.... hic fark etmiyor. Hissettigin zaman gerisi geliyor. Ve hayat yeniden basliyor.


Ve Iste bu video da, demek istedigimi anlayacak insanlardan birini barindiriyor;

Tuesday, June 23, 2009

Kasabian / West Ryder Pauper Lunatic Asylum




Muzigin huzur ve nese ya da aci ve sakinlikle ortaya cikani degil de tum bunlara arizayla enerjinin de eklenmesiyle olusan turu, iste tam da bu albumde yerini buluyor. Adina da Wakefielddaki eski bi akil hastanesinin adi veriliyor. Sadece akil sagligindan suphe edenlerin akil hastanesine alinmamasi durumudur bu... cunku farkindasinizdir. Bu farkindalik ya bi sure sonra belirsizlesir ve gercekten deli olursunuz ya da daha da belirginlesir ve iste tam da boyle bi dozda yaraticiliga donusur, disa vurulur. West Ryder Pauper Lunatic Asylum da akil sagligindan suphe eden tum legal delileri icine alacak kadar genis ve hayali bi timarhane. Sergio Pizzornonun riffleri beyninizdeki ariza dalgalariyla tamamen ortusurken aklinizdan gecen anlamsiz cumleleri Tom Meighan mirildaniyor ve iceri alinmayanlari buyur ederek hastanede uzun bi gezintiye cikariyor. Bu yazida album hakkinda heryerden rahatlikla edinebileceginiz ayrintilar yerine sadece albumun beynimde yarattigi algi dugumunu sergilemeye calisiyorum ama sarkilar ardi ardina devam ederken ellerim yavasliyor, aklim hizlaniyor ve karmakarisiyor. Bu iyiye isaret cunku her albume denk gelmiyor. Zaten yazmakta zorlanip dalip gidiyorsaniz bilin ki icindesinizdir ve bitene kadar da hapsolursunuz. O yuzden gezintiye ara vermeden Meighanin esliginde akil hastanesinin her bi kosesini dolasiyorum... West Ryder Silver Bulleta sira geldiginde ise Rosario Dawsonin sesi tam da bu gezinti aninda kapilari aralarken icimden gecen sesler gibi geliyor kulaga... ziyaretcilerine her kosede eslik eden Tom Meighanla sohbet ediyorum sanki... ama bi anda, aniden kesiliveriyor ve Meighan sizi bi koseye itip hemen saklanmanizi soyluyor cunku Vlad The Impalerda hastanenin en delisiyle yuzyuze geliyorsunuz. Duvarin kenarindan urkek gozlerle olan biteni izlerken film hizlanmaya devam ediyor, sonrasinda da dozunu kacirmadan yavasca duruluyor ve Ladies and Gentlemenla tum grup ziyaretcilerine guzel bi kapanis konusmasi yapmaya basliyor. Hastanedeki tum delilerinin cektigi bu hayali filmin tema muzigi Fire ile cikisa dogru yururken artik hersey normal ve sakin cunku delilik sinirindan bi kere gecildi ve farkindaliklar unutuldu. Grup da bunu firsat bilerek giris biletini cikista kesti ve silah yerine dogrultulan gitarlariyla Fire i calmaya devam ederek beynimdeki tum o gizli sakli cumleleri caktirmadan araklamis oldu. Bende bi dahaki sefere artik onlardan biri olarak iceri girebilecek olmanin verdigi mutlulukla, Happinessi dinleyerek hastaneden nihayet ayrilmis bulundum... Ve boylelikle album de, amacina ulasmis basarili bi deney gibi icine sizan tum altbenliklerim tarafindan tasdiklendi.

Albumun tamamini dinlemek icin:

Monday, June 22, 2009

Chris Cornell / Scream


Soundgarden ve Audioslave'in ardından Chris Cornell, bu senenin en cesur albümlerinden birine imzasını attı ve ünlü prodüktör Rick Rubin'in tavsiyesiyle, Timbaland ile çalışarak Scream albümünü yarattı. Sonuç eski kemik kitlenin bir kısmını hayal kırıklıgına ugratsa da Cornell yine şanına yakışır profesyonellikte bir işe karışmış. Çünkü böyle bir müzisyeni daha önce hiç girmediği bir kalıba alnının akıyla sığdırmak kolay değil. Zaten bu noktada da Timbaland'ın dehası devreye giriyor ve titiz bir iş çıkarılıyor. R&B ve Groove altyapısıyla bezenmiş bu yeni zemin, Cornell'in sesiyle hayranlık uyandırıcı derecede uyumlu. Dozu mükemmel ayarlanmış bir karışım gibi, şarkılar da ardı arkası kesilmeden bağlanıyor. Album kapagindaki parcalanmak uzere olan gitar da ne beklememiz gerektigi konusunda yeterli ip ucunu veriyor. İlk single Part of Me'nin verdiği şok dalgalarıyla hareketlenen bünyeniz tum albumle biraz daha sendelenecek ama kendinizi kaptırmayı başarırsanız bambaşka diyarların tınılarında, tanıdık bir sesle korkusuzca gezinmeniz kaçınılmaz.

Sunday, June 21, 2009

The Verve / Forth


Forth, şimdiye kadar ki en iyi geri dönüş albümlerinden biri. O yüzden şarkıları kulagınızda olabildiğince serbest bırakın, hatta mümkünse son sesle gönderin ve emin olun ki, gürültünün fazlası bu albümle yarar, azı ise derinlere inmeden sadece aklınıza sizar. Çünkü aynen dedikleri gibi Love is Noise. İngiliz müziğinin dünyaya sundugu en parlak topluluklardan olan Verve, 90'lı yıllara kazınan isimlerinin kolay kolay silinmemesinden olsa gerek, 1999'da kaldıkları yerden devam etme yolunda sanki hiç ara vermemiş gibi. Albüm doğru zamana saklanmış sözlerden oluşuyor. Ve buna yakışır şekilde sanki otur, dinle ve düşün der gibi yaklaşık 7 dakikalık Sit and Wonder'la başlıyor, dinleyeni bir kenara çekiyor ve sadece albüme odaklanmayı sağlıyor. Sonrasında devam eden ilk single Love is Noise da temposuyla hızlı bir giriş yaparak eski Verve'un 8 sene içinde neler biriktirdiğini göstermeye başlıyor. Albümdeki şarkıların süresinin 6, 7 ve hatta 8 dakikaya kadar çıkmış olmasının nedeni de bu olsa gerek. Altyapılar, sozlerle anlatilmak istenen şeyin sınırlarını zorlamaya yardımcı olacak kadar iyi ve eskisine göre daha ritmik. Albumdeki Columbo ve Noise Epic sakinliklerinin bir nebze ivme kazandığına örnek olabilecek diger yeni Verve şarkılarından. Zaten 1997 tarihli Urban Hymns'den de alışık oldugumuz o bütünleyici huzur dozu, eski ve yeni ayrımını ortadan kaldırmaya da yetiyor denebilir çünkü grubunu dünyanın en iyisi yapmaya and içmiş, hedefini zirvede tutan bir soliste sahipler. Eskiden oldugu gibi yine yüksek yerlerden aşağılara seslenircesine söyleyen ve karalılığını sesinde yaşatmaya devam eden bu mukemmel solist Richard Ashcroft, Forth'da yine hissettiği şeyi yaşatıyor ve işte bu yüzden de The Verve sadece akla değil ruha da kazınmaya devam ediyor.

Thursday, May 22, 2008

Portishead / Third


Vücudunuzdaki bir yara izi gibidir Portishead... Keskin ve sakince yaralar.İzi asla silinmez ama varlığı da kimseyi rahatsız etmez. Ve işte o yüzden de herkes halinden memnun, tam 11 senedir Portishead'in açacagı 3. yaranın izini bekliyor.Ve o uzun bekleyiş nihayetinde bu sene sonlanıyor. Adını aldıkları Bristol çevresindeki kasabanın şehir efsanesi olmaktan çıkıp 1994'te ilk albüm Dummy'le tüm dünyada efsaneleşmelerinin üzerinden çok zaman geçti ama tam 14 yıldır periyodik aralıklarla her geçen gün bir başkasının hayatına fon olmaya devam ediyorlar. Ve bunu sadece 2 albümle yapabilmiş olmaları da, aslında ne kadar az ve öz konuştuklarının da bir göstergesi. Grubun diskografisindeki misyonunu gayet sade bir isimle anlatan 3. albüm Third ise Beth Gibbons'ın vokalleri ile karanlıkta fısıldayan bir gölge gibi. Ama bu karanlık bir anda dağılacak bir sis gibi de değil. Aksine yoğun bir şekilde üstünüze sinen bir büyü gibi albümün açılışında Silence ile sessizce yaklaşıp, Hunter'da avlıyor. Nylon Smile'da ise ürkütmeden albüme ısınmanızı sağlıyor. Sıra The Rip'e geldiğindeyse, vücudunuzda açılan yarıktan içeri çoktan sızmış oluyor. Albümden seçilen ilk single Machine Gun'da Beth Gibbons'ın vokalleriyle örtüşen makinalı tüfek sesine benzer altyapının beklenmedik etkisi tüm albüm için geçerli değil çünkü Machine Gun başlıbaşına muhteşem ve Third'ün en asi kaydı. Albümün geneli ise trip hop hipnozu altında hem Dummy hem de Portishead'den alınan birer doz ile tanıdık tınılar eşliğinde 90'ları anımsatan bir geri dönüş yolculuğuna çıkarıyor. Ağlamamak için çırpınan bir kadının sesini anımsatan ürkek vokali ile de Beth Gibbons yine her zaman ki gibi dinleyeni en zayıf noktasından hafifçe sendeliyor.

Monday, April 28, 2008

The Raconteurs / Consolers Of The Lonely

Yeni Raconteurs albümünü dinlemeden önce tamamen tesadüfi bir şekilde rastgele bir şarkı seçip, bu şarkıya bağlı olarak tüm albüm hakkında bir anda da olsa ani bir fikir yürüteyim istemiştim bu sefer. Ama You look pretty in your fancy dress But I detect unhappiness. You never speak so I have to guess You're not free… diye başlayan Brendan Benson’ın sözleri sayesinde Old enough adlı yeni Raconteurs şarkısı, albüm kritiği yerine bir anda hayati kritiklere sürükleyiverdi. Aslında bu, dinleyenin o anki ruhani yoğunluğuna da bağlı fakat tamamen hazırlıksız yakalanmışsanız kim olursa olsun aynı şey geçerli.

Bu bir anlık ironinin ardından süregelen şarkılarda Jack White’a odaklanınca, temelleri White Stripes’la atılmış sağlam bir sanat eserine dönüşmeye başlayan kariyerine eklemek istediği bir diğer parçaya tanıklık ediyormuşsunuz hissiyatı yoğunlaşıyor. Tabii Raconteurs’u seviyorsanız. Sevmemeniz ihtimalini hiçe sayarak düşünmeye devam edince de akla gelen bir diğer şey Raconteurs’un her geçen zaman diliminde çok daha iyi hikayeler anlatan bir grup haline geldiği.


Aşk ve anlayışın habercisi, ayrı düşen arkadaşların hizmetinde, yalnızların destekçisi, dağılmış ailelerin bağı…Yayınlanmasından sadece 1 hafta önce varlığından haberdar olunan albüm Consolers Of The Lonely, adını Washington’da bulunan bir posta binasının üzerindeki bu yazıdan almış. Postacının görevini özetleyen yazı aslında albümü de birkaç cümleyle kısaca özetliyor gibi.


Benson’ın sözleriyle mükemmele yakın örtüşen sivri ve asi, kimi zamansa agresifliğini sindirmiş sakin Jack White vokalleriyle bazen White Stripes deja vu’su yaşatsa da albüm, Brendon Benson ile Jack White’ın hem vokal hem de gitarlarını kullanarak yaptıkları düello ve genele yayılan keskin gitar riffleri ile doğru parçaların yerini bulduğunun 2. kanıtı. Hatta bir nevi, ilkinde oldukça başarılı sonuçlanmış bir deneyin geliştirilerek sunulmuş hali.


Albümün büyük bir kısmının üstüne sinmiş olan Led Zeppelin tonlarının yanında yine 70’lerden folk rock blues arası gidip gelen bir tarz, korno ve trompet gibi orkestral enstrumanlarla uyum içinde tüm albümü kimi zaman balladlar kimi zamansa güçlü ve sert şarkılarla dolduruyor. Şarkıların sıradanlıktan sıyrılıp, birer Raconteurs bestesi haline gelmesinde ki en büyük etkenlerden biri de tabii ki Jack White ama Brendan Benson’ın ve diğer elemanların da katkısı olmadan Raconteurs, sadece bir White Stripes uzantısı olarak da kalabilirdi. Tam tersi yolda ilerlemelerinin nedeni de zaten bu uyum sayesinde çizigiyi oldukça kararında dışa taşırıyor olmaları. Mesela Hold Up, bunlardan sadece birine örnek. Şarkıda neredeyse zigzag çiziyorlar, hem oyun havasını anımsatan gitarlar hem de bağıran vokallerle. Many Shades Of Black’de ise daha ilk dinleyişte, 90’ların o meşhur Aerosmith parçalarından Crazy’yi hatırlayıp şaşkınlıkla dinlemeye devam ediyorsunuz. İlk single Salute Your Solution ise White Stripes’a fazlasıyla yaklaşarak bir an için Icky Thump’la Blue Orchid’i aynı anda dinliyormuşsunuz hissiyatı veriyor. Albümün kapanışını yapan Carolina Drama’yla da benzerlikleri çoğaltmaya devam ederek, aralarına bir de Bob Dylan’ı ekliyorsunuz. Albümdeki şarkıların hatırlattığı gruplara farklı editörler tarafından eklenen diğer isimler ise The Yardbirds ve Thin Lizzy. Ama tabii ki bu benzerlikler Raconteurs’ün orjinalliğine su katmıyor. Tam tersi, yeni açılmış bir şarabın 30 yıllık bir şarapla hemen hemen aynı tadı verebilmesi gibi, inanması zor ve hayranlık uyandırıcı bir tad veriyor.

Monday, April 7, 2008

DeVotchKa




Son birkaç yılın en sık bahsi geçen kitlesi çingenelerin ilham kaynağı olduğu bir grup Devotchka, şimdiye dek dinlediklerinizle kıyaslanmayacak kadar karmaşık ve büyüleyici… Çünkü çingene punk ve folk karışımı benzerlerinin arasında, hepsinin en güzel yanlarını alabilmeyi başarmış harika bir sentez, bir karnaval gibi geliyorlar kulağa. Karmaşık derken de anlatılmak istenen aslında bu. Büyüleyici kısmı ise bu sentezin şarkılarda oldukça sade ve huzurlu bazen de yeterince heyecanlı işlenmiş olması. En çok sevdiğiniz renkleri suluboya bir tabloda karıştırmak gibi. Bu tablodaki en keskin renkler; yas tuttuğu zamanlarda siyah, haykırdığı zamanlarda ise bembeyaz seslenebilen vokalist Nick Urata’ya ait. Kendisi gitar, piyano, trompet ve buzuki gibi enstrumanlarla ara renkler de katıyor müziğine… Onu tamamlayan diğer renkleri ise keman ve akordiyonla Tom Hagerman, tuba ve geri vokallerle Jeanie Schroder, davul, perküsyon ve trompetle de Shawn King veriyor. Ve ortaya bakmaya doyamayacağınız güzellikte bir manzara çıkıveriyor.

İlk zamanlarında şakacı ve alaycı bir tür gösteri sanatı olarak tanımlanan ve Burlesque olarak adlandırılan şovlarda çalan Coloradolu grup, kendi imkanlarıyla yayınladıkları kayıtları desteklemek için ülke çapında verdikleri onlarca konser sayesinde hatırı sayılır bir çoğunluğun hayranlıgını kazanmış. 2000 yılında çizilmeye başlanan 5 albümlük bu başarı grafiğinin en yüksek noktası ise 4. albüm How it Ends’e ait. Grup bu albüm sayesinde ne ekersen onu biçersin misali nihayet yeraltından sıyrılıp, gün yüzü görmeye başladı da denebilir. Onları tüm dünyaya tanıtan bu yükselişin asıl kahramanı ise 2005 yapımı bir film ‘Everything is Illuminated’in fragmanında kullanılan ve herşeyin aydınlandığı sahneye ışık tutan, bir nevi masal şarkısı How it Ends. Şarkının filme katkısı o kadar büyük ki filmin ruhunu, sade ve samimi karakterini anlatabilecek bir başka fon müziği bulabilmek neredeyse imkansız gibi. İşte bu yüzden olsa gerek, bundan 1 sene sonra 2006 yılında da, ‘Little Miss Sunshine’ filminin yapımcıları grubun kapısını çalmakta hiç mi hiç tereddüt etmedi. Ve en iyi film müziği de dahil, tam 4 dalda akademi ödülüne aday gösterilen bu filmin müziklerinin tamamının yapımı Devotchka’ya verildi. Filmin fragmanlarında kullanılan tema müziği ‘The Enemy Guns’ da zaten orjinalinde yine o şanslı albüm How it Ends’e ait.


Filmlerdeki o güzel sahnelere eşlik etmekteki ustalığı tescillenmiş olan grubun, klasiklere getirdiği yorumları merak edenler de 2006 yılında yayınlanan ‘Curse Your Little Heart’ EP lerine bir göz gezdirebilir. Çünkü başta bahsettiğimiz o rengarenk, güzel manzaralı tabloda Devotchka’nın sunumuyla renklenen ‘Velvet Underground’ ve ‘Frank Sinatra’ şarkıları da var. Kısa bir süre önce yayınlanan yeni albümleri ise ‘A Mad and Faithful Telling’ adında ve kesinlikle adına yakışan bir üslupla aynı tabloyu doldurmaya devam ediyor. Hikayeleri anlatan Nick Ureta ise kimi zaman karnavaldaki mutsuz bir palyaçonun sesi kimi zaman da ağzından alevler çıkaran bir akrobatın en heyecanlı gösterisi oluveriyor… Ve bu şarkılara dışardan eşlik etmekle, onları yaşamak arasında oldukça büyük bir fark olduğundan, DeVotchKa’nın karnavalına katılmak aslında biraz zaman da alabiliyor. Ama biz sizin için bu süreci kısaltıp, karnavala doğrudan giriş biletinizi sunuyoruz ve 17 Nisan akşamı herkesi DeVotchKa konserine bekliyoruz.

Kharma 45


Hangisinden bahsetsek ki… Artık oldukça fazlalar ve takip etmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. En yeni dediğiniz grup bile bir yerlerde zaten kendi kitlesine sahip ve tek yapmaları gereken, en basitinden bir myspace sayfası alıp güvendikleri bir ya da birkaç kaydı yüklemek ve tepkileri beklemek. Türk grupların işi ise her zaman ki gibi çok daha zor. Ama zamanla kolaylaşan yönleri de var çünkü havuz doldukça genişliyor ve müziğin evrenselliğine inancımız sürdükçe de denemeye devam… Bu arada biz de, şansını Avrupa’da deneyenlerden bahsetmeye devam edelim ve Kharma 45’ı inceleyelim.

Vokalin heyecanlı haykırışlarıyla örtüşen parlak gitar tonları ve davulun istikrarı bozmadan ritmi dalgalandırması sayesinde oldukça güçlü bir sound yakalayan 2005 İrlanda çıkışlı grup, yakında ilk albümleri Secondo ile müzik piyasasında olacak. Etkilendikleri gruplardan bahsederken Stone Roses, Muse, The Chemical Brothers ve Tool gibi örnekler veriyorlar fakat elektronik altyapılı rock müzik yapan yakın dönem grupları arasından daha çok Kasabian’ı hatırlattıkları söylenebilir.


Gitarist Peter Doherty ve vokalist Glenn Rosborough’un bir müzik kursunda başlayan arkadaşlıkları sonucu temelleri atılan grubun ismi, iki arkadaşın internette kelime çağrışım oyunu oynarken ‘Kharma’yı bulmaları ve oyundaki sıralarının ilk sayılarını birleştirmeleri sonucu ortaya çıkıyor. Davulcu Phil Curran ve bas gitarist Shane McDevitt’in de aralarına katılmasının ardından barlarda çalmaya başlayan grubun kaledeki yerini sağlamlaştırması için gerekli olan şeyler de zaten adım adım gerçekleşmiş ve 2006 yılında Warner Bros. Records ile anlaşılmış. Ardından da İngiltere’nin en büyük festivalleri; Glastobury, V Festival, Leeds, O2 Wireless ve Reading…


Grubun yayınlanan ilk single’ı ‘Where is Your Spirit Man?’ Mayıs 2007 tarihli… Bunu takiben Agustos 2007’de de ‘Come on’ adlı 2. single piyasaya sürüldü ve 2008’in Ocak ayına dek adanın 5 farklı kısmını kapsayan turneleri devam etti. Şimdilerde ise yayınlanması beklenen ilk albüm öncesi 3. single ‘Ecstacy’ ile her yerdeler… Grubun bu şarkıya olan güveni oldukça sağlam olmalı ki henüz albüm bile yayınlanmadan hayranları arasından bu şarkıya en iyi remixi yapacak olanı seçmek için bir yarışma bile düzenlediler. İşin kulağa en hoş gelen kısmı ise tur boyunca dolaştıkları 5 bölgeden seçilen bu remixlerin, o bölgelerde yayınlan singlelarının B-side’ı olarak kullanmış olması.


Kısaca, son zamanların favori karışımı olan elektronika, dans ve rock’ın kıvamını tutturabilen nadir gruplardan biri olarak özetleyebileceğimiz Kharma 45 ile ilgili açıklayıcı son kelimelerse; çoşku ve enerji. Merak edenlere de ilk sıradan tavsiye; Glenn Rosborough’un nakaratı söylerken hissettiklerini dolaylı yoldan dinleyene bulaştıran Ecstacy.

Sunday, December 16, 2007

Gorillaz / D Sides


Sanal Cennetteki Tur Rehberiniz; Gorillaz'ın D-Sides'ı!

Gorillaz'ın ikram ettiği yasak meyvelerin tadına bakmak isteyenler için D-Sides nihayet raflarda...


En gösterişli meyveler, kesinlikle en lezzetlileri değildir ama yine de ilk önce onlar yenir. Geriye kalanlar ise size asıl tadı verenlerdir çünkü artık yediğiniz meyvenin tadını tanıyor ve sindire sindire yiyor oluyorsunuz. İşte Gorillaz'ın ana meyvelerden arta kalan b side, remix ve bonuslarla donanmış o gösterişli meyve bahçesindekiler de aynen öyle... D-Sides adlı bir sepette toplanan bu kayıtlarda gizli saklı kalmış birçok tad var. Kimi zaman Hong Kong'daki egzotik bir meyve kimi zaman da bir gece klübünde dans ederken içilen bir meyve kokteyli gibi...

Açılışta ikram edilen 68 State'den alınan ilk ısırık ile bahçede sakince gezinirken dikkat çeken ilk kayıt; The Rockit. Hatta The Exorcist filmine gönderme yapan ve filmin şeytan kralı Pazuzu'nun görüntüsüyle başlayan ilginç de bir videoya sahip. Zaten D-Sides'ın kapağında da aynı figür kullanılıyor. Cd nin ilk yarısını tamamlamaya yakın 10. sırada yer alan Murdoc is God ise bir nevi yasak meyve tadında, cezbedici ve bir o kadar da sert. Ama Spitting Out The Demons'a geldiğinizde, içinizdeki şeytanı zaten çoktan sindirmiş oluyorsunuz. Dont Get Lost in Heaven'da ise Murdoc, cennetteki tur rehberiniz oluyor ve 2. Cd ye geçişi kolaylaştırmak için son şarkı Stop The Dams ile dinleyeni hipnozite ediyor.

2. Cd'de sizi bekleyenlerse, üzerinde farklı soslar eşliğinde sunulan tanıdık kayıtlar. Dare'in aynı Cd'de yer alan 3 farklı remixinden ilki olan DFA Remix'i, tam 12 dk 14 saniye boyunca sürerken bir yandan sos da elinize, ağzınıza bulaşmış oluyor ama kesinlikle umursamıyorsunuz. Çünkü sıradaki Stanton Warriors soslu Feel Good Inc. ortalığı darmadağan edicek. Soulwax, Hot Chip ve Junior Sanchez'in remixleri ise kim ve nerede oldugunuzu unutturabilir o yüzden kesinlikle bu CD nin 2. yarısına, hareket alanınızın dar oldugu bir ortamda girmeyi denemeyin.