Wednesday, February 21, 2007

Colder


Mevsim geçişlerinde yaşanan sıcak ve soguk karışımı, kararsız havaların etksinden midir bilinmez, bir türlü karar verememiştim ne dinlemem gerektiğine…Yorgunlugun da etkisiyle fondaki müziğin seçimini bilgisayara devretmişken bir anda çalmaya başlayan şeyin dikkatimi dağıtabileceğini tahmin etmeli ve eskilerden huzurlu bir albüm seçmeliydim bekli de… fakat artık çok geçti ve yatakta debelenmenin anlamsız olduğuna karar verip nihayetine bu yazıya başlamış bulundum…

Pencereden sızan soğuk havayla dans edercesine odada öyle güzel bir atmosfer oluşturdu ki Colder, adıyla aynı şeyleri hissettiren fakat içinizde bir o kadar da sıcak bir dolaşıma neden olan garip de bir albüme sahipti ve soğuk havalarda alınan bir yudum likör etkisi gibi dinleyince damarlarınızdan sımsıcak akıyordu Heat albümündeki şarkılar…


Henüz 10 yaşındayken edindiği ilk albüm olan Depeche Mode’un Black Celebration’ının ardından, 30’lu yaşlarına yani bugüne dek beğenilerini aynı tarzda şekillendiren yarı Fransız, yarı Vietnamlı Marc Nguyen Tan ise bu ismin arkasına gizlenmeden, aksine elinde sigarasıyla siyah beyaz fotograflara konu olarak kendini tanıtan, Colder projesinin baş kahramanı.


Gece yarısı Paris’in parlak sokaklarından, bir anda loş ve dumanlı arka sokaklarına doğru seyir halinde giden boş bir otobüste dinlendiğini hayal ederseniz, aynı videolarında olduğu gibi heryeri bir anda siyah, beyaz ve kırmızı tonları ağır basan bir film karesine çeviriyor bu adam…‘Colder’ ise sadece yaptığı müziği ve kendi karmaşık ruh halini özetleyen bi başlık. Output Recordings tarafından yayınlanan 2003 tarihli ‘Again’ ise bu başlıgın kondugu ilk albüm.


Kendi jenerasyonundan ve vatanından olan Air ve Daft Punk gibi ünlü gruplarla kıyaslanmış olsa da Colder, tüm bu olağan kıyasların yanı sıra Kraftwerk, Can ve Joy Division’ın damaklarda bıraktıgı unutulmaz tatları da hatırlattığından oldukça da olumlu yorumlarla tanıtıldı ve nihayetinde bu albümle, NME ve Rolling Stone gibi sözü geçen yayınların da onayını almış oldu.


Amerika, Avrupa ve Avustralya’yı da kapsayan uzunca bir turnenin bitişi ise 2. albüm Heat’in temellerinin atılacagı tembellik günlerinin de habercisiydi. Ve sınır tanımayan bir aşkın yaşattıgı tüm aşırı dozları bestelerine döken bu adam, 2. albüm Heat’le birlikte hissettiği şeylerin karamsar tarafına çekildi ve koyu bir gölge misali her dinleyenin ardına dikiliverdi.


Incubus / Light Grenades


Bir müzik grubuna isim ararken zorlanmak gayet olağan bir durumdur çünkü bulanacak isim hem akılda kalıcı hem de dikkat çekici olmalıdır… Tüm yaratıcılıklarını zorlayarak buldukları ve teker teker eledikleri onca ismin ardından son çare olarak sözlüğü karıştıran gitarist Mike Einziger ise şüphesiz bulacağı ismin günün birinde listelerin üst sıralarında yer alacağından habersizdi. Çünkü henuz 15 yaşındaydı ve o zamanlar Incubus geçici olarak konulmuş bir isimdi. Şimdilerde ise sözlükteki anlamını gölgede bırakacak kadar ünlü bir grubu akıllara getiriyor.

Grubun kurucu üyeleri olan vokalist Brandon Boyd, davulcu Jose Pasillas ve gitarist Mike Einziger’ın, Incubus adı altında 1993 – 1995 yılları arasında kaydettikleri tüm şarkılarının toplandığı 1995 tarihli ilk albüm ‘Fungus Amongus’ un ardından şimdiye dek oldukça uzun bir yol katedildi ve şans eseri, yol boyunca kendilerine müdahele eden kimse de olmadı. Çünkü herhangi bir plak şirketi tarafından yönlendirilmeye gerek duymayacak kadar kararlı ve uyumlu müzisyenlerden oluşuyorlar.Grubun tarzı açısından belirleyici özelliği olan turntable’da ise 1998’den beri Chris Kilmore var. Bas gitarda da 2003 yılında aralarına katılan Ben Kenney grubu tamamlıyor.


13 sene boyunca varlığını sürdürebilmiş ve geride toplam 5 stüdyo albümü bırakmış olan grubun, pastaya dikilen doğum günü mumları misali, 13 şarkıdan oluşan yeni albümleri ‘Light Grenades’ ise geçtiğimiz ay sonu yayınlandı ve ilk single ‘Anna Molly’, Billboard Modern Rock şarkıları listesine 19 numaradan girdi. Adını aynı isimli şarkıdan alan ve Brendan O'Brien prodüktörlüğünde kaydedilen albümle ilgili yapılan röportajlarda ise her bir şarkının farklı telden çaldığını söylüyorlar… Albümde yer alan ‘Dig’ adlı şarkıyı, R’n’B dozunu fazla kaçırdıkları için çok daha sert kaydetmiş olmaları da yaklaştıkları farklı uçlar konusunda az çok fikir edinmenize yardımcı olabilir. Ama neyse ki Incubus, kimliğini gayet iyi benimsemiş ve el attığı her tarzı kendi müziklerine kolayca adapte edebilmiş ilginç bir grup… Her ne kadar stüdyo çalışmaları sırasında planlananın aksine, bir uçtan diğerine savrulmuş ve kendileri gibi olamadıklarını düşünüp tereddüt etmiş olsalar da, sonuçta risk almaları gerektiğini de kabullenmişler. Fakat alınan risk endişe etmenizi gerektirecek kadar yüksek değil. ‘13 farklı grubun çaldığı 13 farklı şarkı’ olarak özetledikleri albümde, ‘Love Hurts’ gibi ballad’ların yanı sıra ‘Light Grenades’ gibi çok daha sert şarkılar da var. Ayrıca bu ikisi arasında yine hareketli bir altyapıya sahip olan ve ilk dinleyişte dikkat çeken bir diğer şarkı; Paper Shoes’un kayıtları sırasında ise Brandon ve Jose’nin, vücutlarını birer perkusyon aleti gibi kullanmaları ve stüdyoda üzerlerine mikrofon yerleştirilmesi yüzünden biraz zorlanmış fakat oldukça da eğlenmişler.


Sonuçta henüz dinlememiş olanlara referans olarak gösterebileceğimiz ilk single ‘Anna Molly’ nin ardından bu ay piyasaya sürülen 6. album ‘Light Grenades’ sayesinde Incubus, artık mainstream restoranın en pahalı yemekleri arasında, menünün üst sıralarına yerleşmeye hazır çünkü tarifi hala bir sır… ‘Light Grenades’ de dinleyene farklı tatlar sunabilen ustaların ürünü, oldukça başarılı bir albüm. Ve işte bu yüzden de diğerlerinden ayrılıp bambaşka bir menüde sunulmayı hak ediyolarlar.

Bloc Party / A Weekend in the City

Eski imzaları; Superheroes of BMX, The Angel Range, Diet ya da Union desek, şimdilerde pek bişey ifade etmeyebilir fakat Bloc Party denince artık akıllara gelen ilk şeyi tahmin etmek çok da zor değil çünkü dinledikten sonra başınıza geleceklerden habersiz, sessizce arşivinize yolladığınız şarkıları, her dinleyişte ayıltan bir alarm sesi gibiydi. Yani The Silent Alarm.

Vokalist Kele Okereke’nin 2003 yılında bir Franz Ferdinand konserindeyken, grubun vokalisti Alex Kopranos ve Radio 1 dj’lerinden Steve Lamacq’a uzattığı demonun, 2005 yılında ellerine bir albüm olarak geri dönmesinin ardından grup, bu sene 5 Şubat’ta ikinci kez karşımıza çıkıyor ve tadına bakılacak yeni bir albüm sunuyor. Hernekadar 2. albüm sendromunun olası semptomlarından nasibini almış ve hayal kırıklığına uğramaya hazır halde bekleyen kitleyi şaşırtmamış olsalar da, grup bence bu albümle şanslarını zorlamak yerine katlamak ve çok daha sağlam bir temel atmak üzre.


A Weekend in the City’nin ilk albümle tek ortak noktası, 2 sene arayla aynı aylarda yayınlanmış olmaları. Çünkü bu album, ilkine kıyasla daha yumuşak ve karmaşık. Yumuşak, çünkü şarkı sözleri ön plana çıkıyor. Karmaşık olması ise albümü ‘metropollerdeki yaşam gürültüsü’ne benzetmelerinden kaynaklanıyor. Yani ilk albümden hoşlananları hayal kırıklığına uğratmamak için verilebilecek neredeyse tek bir örnek var, o da; Hunting for Witches. Geri kalanları ise albümün geneline hakim olan sisli şehir havasını temizlemeye az da olsa yetiyor fakat kesinlikle ilk albümdekiler kadar etkileyici değiller. Ama buna rağmen kendilerine has olanı korumak konusunda oldukça başarılı olduklarını da eklemek gerek. Bu yüzden ilk albümle kıyaslama kısmını boşverir ve sadece bildiğiniz Bloc Party’nin bilmediğiniz kısımları olarak keşfe koyulursanız, bu albümü beğenebilirsiniz.


Merak edilen bir albümün ilk kez dinleneceği yerin ve zamanın, ardından yüklenecek anlamları kalıcı kılması açısından önemli olduğunu düşünen kişilere tavsiyem ise bu albümü kalabalık bir Cumartesi akşamı sonu, eve dönüş yolunda, yorgun fakat eğlenceye doyamamış bir şekilde dinlemeye başlamanız.Çünkü yüksek ihtimalle, henüz yolun yarısındayken geri dönüp eğlenceye kaldığınız yerden devam etmek isteyeceksiniz.

Helldorado


Tarantino filmlerinden fırlamış gibi adamlar gerçek hayatta ne yaparlar? Tabii ki müzik yaparlar. Etrafın kana bulandığı sahnelerde katilin gözlerinden sıyrılan intikam parıltıları gibidir bu adamların gitar tonları. Clint Eastwood'un gözlerini kısarak baktığı eski kült Western filmleri gelir bir de akla. Zamanında From Dusk Till Down'da da aynısı olmuştu; vampirlerin ortasındaydı birkaç adam, Tito and Tarantula da vardı. Aklın, hayalin alabileceğinden daha kanlı bir sahnede After Dark'ı söylerken Salma Hayek'in önünde, kana susamış tüm vampirler aşka gelip eşlik etmişti sahneye.

İşte Helldorado da kanı cana susamış 4 Norveçli adamdır. Haklarında Western filmlerinin arkaplan müzisyenleri desem ya da A Drinking Song adında, tekila tadında muazzam şarkıları var desem yeterli olmayabilir tabi ki. Fakat grubu daha önceden dinlememiş ve bu yorumları okumamış olsanız bile zaten isimleri, dayanamayıp haklarında fikir edinmek için ilk fırsatta Google'ı kullandırtacak kadar da dikkat çekici. Ayrıca bulduğunuz sonuçlar arasından grupla ilgili olanları seçerken karşılaşacaklarınız ise en az grupla ilgili olanlar kadar da ilginç mesela Helldorado adlı 1935 yılı yapımı drama türünde, eski, siyah - beyaz bir film, Arizona Tombstone' da 76 yıldır düzenlenen ve artık bir gelenek haline gelmiş olan ' Helldorado Days ' adlı festival ve içinde gösterilerin düzenlendiği yapay bir Western kasabası olan 'Helldorado Town' .

Bahsi geçen elemanlara dönecek olursak da haklarında kurabileceğim en sade cümle; hepsinin pekala işini bilen müzisyenler olduklarıdır.Çünkü izleyenleri sahnede yalnızca canlı müzikle değil tam anlamıyla mükemmel de bir şovla ağırlıyorlar. Ünleri de böylece kulaktan kulağa yayılıyor... İşte tam o zamanlarda, civar barlarda sevdikleri şarkıların coverlarını icra ederken, kendilerini izleyenlerin ağızlarına sakız misali yapışan cümleler ise şimdilerde hayranlarının gururla kurdukları cümleler oluveriyor. Yani lafın kısası; “evet, ben size demiştim!” şeklinde kulaklarda yankılanacak bir şan şöhret sahibi olmaya da başlıyorlar nihayet.

Elinde Fender Jazzmaster'ı ile oldukça mutlu hissettiğini söyleyen kişi, vokalist Dag Vagle. Özel efektler, bir diğer gitar ve yan vokaller için adı geçen isim ise aynı zamanda kentte esen çöl rüzgarlarının yani Helldorado tarzının da yaratıcısı olan Bard Halsne. Davulcu Morten Jackman ise grubun basçısı Hans Wassvik ile birlikte oldukça uyumlu olduklarını söyleyen, eski bir Colours Turned Red üyesi. Dörtlü 2001 yılında biraraya geldikten sonra bahsi geçtiği üzre bir süre barlarda cover çalarak vakit geçiriyor. Hemen hemen her grup için bir geçiş dönemi sayılabilecek bu süre zarfında oluşan hayran kitlesi ise ihtiyacları olan cesareti toplamalarına yardımcı oluyor ve ilk icraatları Lost Highway adlı bir Ep' de toplanıyor. Quantin Tarantino'ya gönderme yaparcasına, bilinçli olarak konulmuş gibi duran “The Director' s Cut” adlı, grubun Avrupa'da da tanınmasını sağlayan ilk albümleri ise 2004 yılında yayınlanıyor. Zaten bu albümde bulanan şarkılardan “Surfin’ Transylvania” ve “Blood Shack” da ilk paragrafın nedenini açıklamak için gayet güzel birer örnek.

Gelgelelim bundan 1 sene sonra hala aynı çölde, aynı barda fon müziği icra etmeye devam eden grubun en son vukuatına; yani yeni albümleri The Ballad of Nora Lee'ye. İlk albümde olduğu gibi yine Glitterhouse plak şirketinden çıkan bu albüm, aynı zamanda Amerikan alt kültürünün grubu derinden etkilediğinin de bir başka göstergesi çünkü dinlemeye başlar başlamaz kendinizi yine aynı çölde, kovboyların arasında, tozduman edilmiş bir barda aynı 4 adamı dinlerken buluyorsunuz. Fakat ne yazık ki şovun sonunda gitarist Bard Halsne tekilayı fazla kaçırıyor ve sahneden ayrılıyor. Yani bu yazının son rötuşlarının yapıldığı dakikalarda grubun internet sitesine son bir kez göz atmak isterken karşılaştığım şaşkınlığın ti'ye alınmış hali bir yana, Aralık ayının 21. günü itibariyle grup artık yeni bir gitarist arıyor. Fakat verilen bu firenin, geride kalanları durdurmayacağı konusunda da en ufak bir şüpheniz olmasın.

Sonuç olarak şimdilerde yeniden yapılanma sürecinde olsalar da, grubun en kısa zamanda kadroyu tamamlayacagını ümit ederek, son albümün açılış şarkısı olan ve albümle aynı adlı “The Ballad of Nora Lee” eşliğinde, eski gitarist Bard Halsne'nin şerefine son bir kadeh kaldırabiliriz... ve belki de çok yakında, elimizde bir başka kadehle kendimizi sahne önünde gruba eşlik ederken de bulabiliriz çünkü şimdilerde buralarda haklarında dolaşan fısıltılar çoktan Norveç'e ulaştı bile.Nasıl ulaştı derseniz de, www.helldorado.no adresinden web sitelerine bir göz atmanız yeterli olacaktır.

Midlake


Yolculuk ve o yolculuğun hissettirdiği herşeyden uzaklaşma düşüncesi bazen garip bir şekilde tüm bedeninize hafif dozda huzur aşılar. O yolculuklarda uyumak zordur ama bazı şarkılarla göz kapaklarınız yarılanır ve uyuklamakla etrafı izlemek arasında bir çeşit masal yaşanır. İşte Midlake’te böyle masallara konu olan şarkılara sahip Texas’lı bir grup…

1999 yılında North Texas üniversitesindeki 5 caz öğrencisinin bir araya gelerek oluşturduğu grubun orjinal kadrosunda; vokalde Tim Smith, davulda McKenzie Smith, basta Paul Alexander, gitarda Eric Nichelson ve klavyede Evan Jacobs var. Evan’ın bir süre sonra gruptan ayrılması ve yerine Eric Nichelson’ın klavyeyi devralması sonucu sahipsiz kalan gitarlar ise artık Eric Pulido’ya ait. Önceleri ünlü caz piyanisti Herbie Hancock’ın etkisinde caz ve funk ağırlıklı çalışmalar yapan grup, Tim Smith’in saksafonunu bir kenara bırakması ile birlikte bestelerine bambaşka tatlar katmaya başlıyor. Ve böylece Radiohead, Grandaddy gibi diğer ilham kaynaklarına daha yakın olan yeni tarzlarına da hafif bir geçiş yapmış oluyorlar. Amaçları ise her grubun yola çıkış amacıyla hemen hemen aynı; benzersiz bişeyler üretmek. Fakat tarzları eşsiz olmasa bile en azından hissettirdikleri konusunda bu tanıma oldukça yaklaştıkları da söylenebilir.

2001 senesi ise grup için oldukça önemli çünkü ilk çalışmalarını topladıkları EP’leri; ‘Milkmaid GrandArmy’ yayınlandı. Bundan 3 yıl sonra da müzik otoritelerinin dikkatini çekmeyi başaran ve Londra’daki Abbey Road stüdyolarının büyüleyici tozunu yutarak kaydedilen ilk albümleri ‘Bamnon and Slivercork’ piyasaya sürüldü. İlk albümün yayınlanmasının ardından doğal olarak dinleyici kitlelerinin bir anda kalabalıklaşması, bu dinleyiciler arasında yer alan Jason Lee yani nam-ı diğer ‘Earl’ün, ‘Ballon Maker’ adlı şarkılarına çektiği video ve tüm bunlar karşısında yaşadıkları şaşkınlık ise zaten beklentilerini ne derece aşmış olduklarını da kanıtlıyor.

Bu 5 genç adamın yaptığı işe inanan ve sahibi oldugu ‘Bella Union’ adlı plak şirketini kendileri için deyim yerindeyse seferber eden bir can yeleği; Cocteau Twins basçısı Simon Raymonde ise grubun en büyük destekçilerinden. İkinci albümleri ‘The Trials of Van Occupenther’ da bu destek sayesinde geçtiğimiz Temmuz ayında yayınlandı. Album çoğunlukla 1970’lere ait ve modası geçmiş gibi görünen (ama asla görünüme adlanılmaması gerektiğini de hatırlatan) bir tür folk-pop-rock karışımı olarak nitelendiriliyor. Fakat daha basite indirgenmiş bireysel bir yorum duymak isterseniz de; bu albüm, uzun bir süre huzurdan yoksun kalmış bünyelere, dinlendiği ilk andan itibaren daha önce tanımlanmamış gibi gelebilecek şeyler hissettirebilir çünkü bir nevi panzehir misali sizi sakince ve sadece teselli ediyorlar. En azından bu, benim üzerimde ki etkisi ve merak edenlere kısaca tanımlamak gerekirse de Midlake; uyku öncesi huzur seanslarının yeni reçetesi.