Monday, April 28, 2008

The Raconteurs / Consolers Of The Lonely

Yeni Raconteurs albümünü dinlemeden önce tamamen tesadüfi bir şekilde rastgele bir şarkı seçip, bu şarkıya bağlı olarak tüm albüm hakkında bir anda da olsa ani bir fikir yürüteyim istemiştim bu sefer. Ama You look pretty in your fancy dress But I detect unhappiness. You never speak so I have to guess You're not free… diye başlayan Brendan Benson’ın sözleri sayesinde Old enough adlı yeni Raconteurs şarkısı, albüm kritiği yerine bir anda hayati kritiklere sürükleyiverdi. Aslında bu, dinleyenin o anki ruhani yoğunluğuna da bağlı fakat tamamen hazırlıksız yakalanmışsanız kim olursa olsun aynı şey geçerli.

Bu bir anlık ironinin ardından süregelen şarkılarda Jack White’a odaklanınca, temelleri White Stripes’la atılmış sağlam bir sanat eserine dönüşmeye başlayan kariyerine eklemek istediği bir diğer parçaya tanıklık ediyormuşsunuz hissiyatı yoğunlaşıyor. Tabii Raconteurs’u seviyorsanız. Sevmemeniz ihtimalini hiçe sayarak düşünmeye devam edince de akla gelen bir diğer şey Raconteurs’un her geçen zaman diliminde çok daha iyi hikayeler anlatan bir grup haline geldiği.


Aşk ve anlayışın habercisi, ayrı düşen arkadaşların hizmetinde, yalnızların destekçisi, dağılmış ailelerin bağı…Yayınlanmasından sadece 1 hafta önce varlığından haberdar olunan albüm Consolers Of The Lonely, adını Washington’da bulunan bir posta binasının üzerindeki bu yazıdan almış. Postacının görevini özetleyen yazı aslında albümü de birkaç cümleyle kısaca özetliyor gibi.


Benson’ın sözleriyle mükemmele yakın örtüşen sivri ve asi, kimi zamansa agresifliğini sindirmiş sakin Jack White vokalleriyle bazen White Stripes deja vu’su yaşatsa da albüm, Brendon Benson ile Jack White’ın hem vokal hem de gitarlarını kullanarak yaptıkları düello ve genele yayılan keskin gitar riffleri ile doğru parçaların yerini bulduğunun 2. kanıtı. Hatta bir nevi, ilkinde oldukça başarılı sonuçlanmış bir deneyin geliştirilerek sunulmuş hali.


Albümün büyük bir kısmının üstüne sinmiş olan Led Zeppelin tonlarının yanında yine 70’lerden folk rock blues arası gidip gelen bir tarz, korno ve trompet gibi orkestral enstrumanlarla uyum içinde tüm albümü kimi zaman balladlar kimi zamansa güçlü ve sert şarkılarla dolduruyor. Şarkıların sıradanlıktan sıyrılıp, birer Raconteurs bestesi haline gelmesinde ki en büyük etkenlerden biri de tabii ki Jack White ama Brendan Benson’ın ve diğer elemanların da katkısı olmadan Raconteurs, sadece bir White Stripes uzantısı olarak da kalabilirdi. Tam tersi yolda ilerlemelerinin nedeni de zaten bu uyum sayesinde çizigiyi oldukça kararında dışa taşırıyor olmaları. Mesela Hold Up, bunlardan sadece birine örnek. Şarkıda neredeyse zigzag çiziyorlar, hem oyun havasını anımsatan gitarlar hem de bağıran vokallerle. Many Shades Of Black’de ise daha ilk dinleyişte, 90’ların o meşhur Aerosmith parçalarından Crazy’yi hatırlayıp şaşkınlıkla dinlemeye devam ediyorsunuz. İlk single Salute Your Solution ise White Stripes’a fazlasıyla yaklaşarak bir an için Icky Thump’la Blue Orchid’i aynı anda dinliyormuşsunuz hissiyatı veriyor. Albümün kapanışını yapan Carolina Drama’yla da benzerlikleri çoğaltmaya devam ederek, aralarına bir de Bob Dylan’ı ekliyorsunuz. Albümdeki şarkıların hatırlattığı gruplara farklı editörler tarafından eklenen diğer isimler ise The Yardbirds ve Thin Lizzy. Ama tabii ki bu benzerlikler Raconteurs’ün orjinalliğine su katmıyor. Tam tersi, yeni açılmış bir şarabın 30 yıllık bir şarapla hemen hemen aynı tadı verebilmesi gibi, inanması zor ve hayranlık uyandırıcı bir tad veriyor.

Monday, April 7, 2008

DeVotchKa




Son birkaç yılın en sık bahsi geçen kitlesi çingenelerin ilham kaynağı olduğu bir grup Devotchka, şimdiye dek dinlediklerinizle kıyaslanmayacak kadar karmaşık ve büyüleyici… Çünkü çingene punk ve folk karışımı benzerlerinin arasında, hepsinin en güzel yanlarını alabilmeyi başarmış harika bir sentez, bir karnaval gibi geliyorlar kulağa. Karmaşık derken de anlatılmak istenen aslında bu. Büyüleyici kısmı ise bu sentezin şarkılarda oldukça sade ve huzurlu bazen de yeterince heyecanlı işlenmiş olması. En çok sevdiğiniz renkleri suluboya bir tabloda karıştırmak gibi. Bu tablodaki en keskin renkler; yas tuttuğu zamanlarda siyah, haykırdığı zamanlarda ise bembeyaz seslenebilen vokalist Nick Urata’ya ait. Kendisi gitar, piyano, trompet ve buzuki gibi enstrumanlarla ara renkler de katıyor müziğine… Onu tamamlayan diğer renkleri ise keman ve akordiyonla Tom Hagerman, tuba ve geri vokallerle Jeanie Schroder, davul, perküsyon ve trompetle de Shawn King veriyor. Ve ortaya bakmaya doyamayacağınız güzellikte bir manzara çıkıveriyor.

İlk zamanlarında şakacı ve alaycı bir tür gösteri sanatı olarak tanımlanan ve Burlesque olarak adlandırılan şovlarda çalan Coloradolu grup, kendi imkanlarıyla yayınladıkları kayıtları desteklemek için ülke çapında verdikleri onlarca konser sayesinde hatırı sayılır bir çoğunluğun hayranlıgını kazanmış. 2000 yılında çizilmeye başlanan 5 albümlük bu başarı grafiğinin en yüksek noktası ise 4. albüm How it Ends’e ait. Grup bu albüm sayesinde ne ekersen onu biçersin misali nihayet yeraltından sıyrılıp, gün yüzü görmeye başladı da denebilir. Onları tüm dünyaya tanıtan bu yükselişin asıl kahramanı ise 2005 yapımı bir film ‘Everything is Illuminated’in fragmanında kullanılan ve herşeyin aydınlandığı sahneye ışık tutan, bir nevi masal şarkısı How it Ends. Şarkının filme katkısı o kadar büyük ki filmin ruhunu, sade ve samimi karakterini anlatabilecek bir başka fon müziği bulabilmek neredeyse imkansız gibi. İşte bu yüzden olsa gerek, bundan 1 sene sonra 2006 yılında da, ‘Little Miss Sunshine’ filminin yapımcıları grubun kapısını çalmakta hiç mi hiç tereddüt etmedi. Ve en iyi film müziği de dahil, tam 4 dalda akademi ödülüne aday gösterilen bu filmin müziklerinin tamamının yapımı Devotchka’ya verildi. Filmin fragmanlarında kullanılan tema müziği ‘The Enemy Guns’ da zaten orjinalinde yine o şanslı albüm How it Ends’e ait.


Filmlerdeki o güzel sahnelere eşlik etmekteki ustalığı tescillenmiş olan grubun, klasiklere getirdiği yorumları merak edenler de 2006 yılında yayınlanan ‘Curse Your Little Heart’ EP lerine bir göz gezdirebilir. Çünkü başta bahsettiğimiz o rengarenk, güzel manzaralı tabloda Devotchka’nın sunumuyla renklenen ‘Velvet Underground’ ve ‘Frank Sinatra’ şarkıları da var. Kısa bir süre önce yayınlanan yeni albümleri ise ‘A Mad and Faithful Telling’ adında ve kesinlikle adına yakışan bir üslupla aynı tabloyu doldurmaya devam ediyor. Hikayeleri anlatan Nick Ureta ise kimi zaman karnavaldaki mutsuz bir palyaçonun sesi kimi zaman da ağzından alevler çıkaran bir akrobatın en heyecanlı gösterisi oluveriyor… Ve bu şarkılara dışardan eşlik etmekle, onları yaşamak arasında oldukça büyük bir fark olduğundan, DeVotchKa’nın karnavalına katılmak aslında biraz zaman da alabiliyor. Ama biz sizin için bu süreci kısaltıp, karnavala doğrudan giriş biletinizi sunuyoruz ve 17 Nisan akşamı herkesi DeVotchKa konserine bekliyoruz.

Kharma 45


Hangisinden bahsetsek ki… Artık oldukça fazlalar ve takip etmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. En yeni dediğiniz grup bile bir yerlerde zaten kendi kitlesine sahip ve tek yapmaları gereken, en basitinden bir myspace sayfası alıp güvendikleri bir ya da birkaç kaydı yüklemek ve tepkileri beklemek. Türk grupların işi ise her zaman ki gibi çok daha zor. Ama zamanla kolaylaşan yönleri de var çünkü havuz doldukça genişliyor ve müziğin evrenselliğine inancımız sürdükçe de denemeye devam… Bu arada biz de, şansını Avrupa’da deneyenlerden bahsetmeye devam edelim ve Kharma 45’ı inceleyelim.

Vokalin heyecanlı haykırışlarıyla örtüşen parlak gitar tonları ve davulun istikrarı bozmadan ritmi dalgalandırması sayesinde oldukça güçlü bir sound yakalayan 2005 İrlanda çıkışlı grup, yakında ilk albümleri Secondo ile müzik piyasasında olacak. Etkilendikleri gruplardan bahsederken Stone Roses, Muse, The Chemical Brothers ve Tool gibi örnekler veriyorlar fakat elektronik altyapılı rock müzik yapan yakın dönem grupları arasından daha çok Kasabian’ı hatırlattıkları söylenebilir.


Gitarist Peter Doherty ve vokalist Glenn Rosborough’un bir müzik kursunda başlayan arkadaşlıkları sonucu temelleri atılan grubun ismi, iki arkadaşın internette kelime çağrışım oyunu oynarken ‘Kharma’yı bulmaları ve oyundaki sıralarının ilk sayılarını birleştirmeleri sonucu ortaya çıkıyor. Davulcu Phil Curran ve bas gitarist Shane McDevitt’in de aralarına katılmasının ardından barlarda çalmaya başlayan grubun kaledeki yerini sağlamlaştırması için gerekli olan şeyler de zaten adım adım gerçekleşmiş ve 2006 yılında Warner Bros. Records ile anlaşılmış. Ardından da İngiltere’nin en büyük festivalleri; Glastobury, V Festival, Leeds, O2 Wireless ve Reading…


Grubun yayınlanan ilk single’ı ‘Where is Your Spirit Man?’ Mayıs 2007 tarihli… Bunu takiben Agustos 2007’de de ‘Come on’ adlı 2. single piyasaya sürüldü ve 2008’in Ocak ayına dek adanın 5 farklı kısmını kapsayan turneleri devam etti. Şimdilerde ise yayınlanması beklenen ilk albüm öncesi 3. single ‘Ecstacy’ ile her yerdeler… Grubun bu şarkıya olan güveni oldukça sağlam olmalı ki henüz albüm bile yayınlanmadan hayranları arasından bu şarkıya en iyi remixi yapacak olanı seçmek için bir yarışma bile düzenlediler. İşin kulağa en hoş gelen kısmı ise tur boyunca dolaştıkları 5 bölgeden seçilen bu remixlerin, o bölgelerde yayınlan singlelarının B-side’ı olarak kullanmış olması.


Kısaca, son zamanların favori karışımı olan elektronika, dans ve rock’ın kıvamını tutturabilen nadir gruplardan biri olarak özetleyebileceğimiz Kharma 45 ile ilgili açıklayıcı son kelimelerse; çoşku ve enerji. Merak edenlere de ilk sıradan tavsiye; Glenn Rosborough’un nakaratı söylerken hissettiklerini dolaylı yoldan dinleyene bulaştıran Ecstacy.